Sayfa Gösterimi : 2409

DÜZCE TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2015; 17(1)

Anasayfa \ DÜZCE TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2015; 17(1)

05
Oca.

 
Düzce Tıp Fakültesi Dergisi; 2015: 17(1)
 
İÇİNDEKİLER / CONTENTS Sayfa   Page

Tam Metin Full Text

ORİJİNAL MAKALELER / ORIGINAL ARTICLES
 
 
Koroner Arter Ektazisinde Aterosklerotik Risk Faktörlerin Koroner Arter Hastalığına Etkisi
Mesut Keçebaş, Feyzullah Beşli, Mehmet Fethi Alişir, Serhat Çalışkan, Ahmet Yıldırım, Ali Aydınlar
Amaç: Koroner arter ektazisi (KAE), koroner damarların bir bölümünün veya tamamının, komşu normal koroner arter segment çapından 1,5 kat veya daha fazla geniş olmasıdır. KAE görülme sıklığı %1,5-5 arasında değişebilmektedir. KAE etiyolojisi aydınlanmamış olmakla birlikte, genellikle koroner aterosklerozun bir varyantı olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda koroner arter ektazisi olan hastalarda, aterosklerotik risk faktörleri ile koroner arter hastalığı arasındaki ilişki araştırıldı. Yöntem: Ocak 2008 - Mayıs 2012 tarihleri arasında koroner anjiyografisi yapılan 5595 hasta dosyası geriye dönük olarak tarandı. Tüm hastaların aterosklerotik risk faktörleri belirlendi. Hastalar koroner arter hastalığı (KAH) olan KAE ve sadece KAE olanlar olarak 2 gruba ayrıldı. Bulgular: Çalışmaya Koroner arter ektazisi olan 135 (%2,4) hasta alındı. Hastaların yaş ortalaması 62.2 yıl olup %81,5’i erkek idi. Hastaların %71,1’inde KAH mevcut idi. KAH olan KAE grubunda sadece KAE olan hastalara göre; diyabetes mellitus (DM) ve hipertansiyon (HT) sıklığı anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Lojistik regresyon analizi yapıldığında DM varlığı KAE hastalarında; KAH riskini 2,59 kat, HT varlığı ise KAH riskini 3,39 kat arttırmaktaydı. İki grup arasında diğer aterosklerotik risk faktörleri açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı. En sık tutulum gösteren damar sağ koroner arterdi (%45,9). Markis sınıflamasına göre en sık tip 4 saptandı. Sonuç: Çalışmamızda KAE sıklığı %2,4 olarak belirlenmiş olup, KAH için iyi bilinen risk faktörleri olan DM ve HT’nun KAH olan KAE hastalarında daha sık görüldüğü saptanmıştır.
Anahtar kelimeler: Koroner arter hastalığı, koroner arter ektazisi, aterosklerotik risk faktörleri.

The Relationship Between Atherosclerotic Risk Factors and Coronary Artery Disease in Coronary Artery Ectasia 

Mesut Keçebaş, Feyzullah Beşli, Mehmet Fethi Alişir, Serhat Çalışkan, Ahmet Yıldırım, Ali Aydınlar

Aim: Coronary artery ectasia (CAE)is described as the dilatation of all or a portion of the coronary arteries by 1.5 times or more wider than the diameter of adjacent normal coronary artery segment. The incidence of CAE varies between 1.5 to 5%. Although the etiology of CAE has not been enlightened, it is generally considered to be a variant of coronary atherosclerosis. In our study, the association between atherosclerotic risk factors and coronary artery disease in patients with coronary artery ectasia was investigated. Methods: Between January 2008 - May 2012 , 5595 patients were screened retrospectively. Atherosclerotic risk factors were determined in all patients. Patients were grouped as the CAE with coronary artery disease (CAD) and the CAE who had no CAD. Results: CAE was diagnosed in 135 (2.4%) patients. The mean age was 62.2 years and 81.5% were male. 71.1% of the patients had CAD. In CAE patients with CAD, diabetes mellitus (DM) and hypertension (HT) was significantly higher in frequency than CAE patients without CAD. In logistic regression analysis, the presence of DM was increased the risk of CAD 2.59-fold, HT was increased the risk of CAD 3,39-fold. Between the two groups there was no significant difference for other atherosclerotic risk factors. Right coronary arteries were the most common vascular involvement (45.9%). Conclusion: In our study, the frequency of CAE was determined as 2.4%. DM and HT which are well-known risk factors for CAD, were seen more frequently in CAE patients with CAD.
Keywords: coronary artery disease, coronary artery ectasy, atherosclerotic risk factors.

 
1-4
Perkütan Nefrolitotomi İşleminin Hemodinami, Elektrolit Ve Asit-Baz Değişiklikleri Üzerine Etkisi
Ercan Baş    
Amaç: Perkütan nefrolitotomi operasyonu (PNL);  renal taş cerrahisinde en sık kullanılan yöntemdir. Bu işlem boyunca böbreğin izotonik sıvı ile devamlı irrigasyonu gerekmektedir. Çalışmamızda irrigasyon hacminin, irrigasyon süresinin, perkutan giriş sayısının, renal parankim kalınlığının ve pelvikaliektazi derecesinin; hemodinamik, elektrolit ve metabolik değişiklikler üzerine etkisini araştırdık. Yöntem: Perkütan nefrolitomi endikasyonu olan 64 hasta çalışmaya dahil edildi. İrrigasyon öncesi, irrigasyon boyunca ve irrigasyon sonrası nabız, sistolik ve diastolik kan basıncı (KB), elektrolitler, arteriyal kan gazı değerlerine bakıldı. Preoperatif, postoperatif 1. ve 24. Saatte hemoglobin, kreatinin değerlerine bakıldı. Operasyon öncesi tüm hastaların pelvikaliektazi derecesi, parankim kalınlığı, operasyon süresince irrigasyon hacmi ve süresi, perkütan giriş sayısı kaydedildi. Bulgular: İrrigasyonun başlamasını takiben, diastolik ve sistolik KB da ve nabızda  meydana gelen değişiklikler anlamlı değildi. Parsiyel oksijen, karbondioksit basıncı ve oksijen satürasyonlarında anlamlı değişiklik gözlenmedi. Operasyon sonrasında; Serum sodyum, potasyum, kalsiyum değerlerinin normal sınırlar içinde olduğu, fakat operasyon öncesi değerlerle karşılaştırıldığında aradaki düşüşün istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. Bikarbonat ve ph değerleri ile irrigasyon süresi negatif kolerasyona sahipti. Parankim kalınlığının klinik olarak anlamlı olmasa da kalsiyum düşüşü ile negatif korale olduğu bulunmuştur. Ayrıca pelvikaliektazi derecesinin sodyum ve bikarbonat düşüşü ile negatif korale olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: PNL işlemi boyunca ve sonrasında hemodinamide ve elektrolitlerde belirgin değişiklik gözlenmedi ancak PNL işlemin sonlarına doğru metabolik asidoza eğilim gözlendi. Uzun süren irrigasyonlarda, tekrarlayan perkutan girişlerde, orta ve ileri derecede pelvikaliektazisi olan kişilerde, özellikle elektrolit dengesizliğini ve metabolik asidozu engellemek için PNL sırasında ve sonrasında AKG ve elektrolit izleminin faydalı olabileceği sonucuna varılmıştır.
Anahtar kelimeler: Elektrolit değişiklikleri,  hemodinami, metabolik değişiklikler,   perkütan nefrolitotomi.
 
The Effect of Percutaneous Nephrolithotomy Process on Hemodynamic, Electrolyte and Acid-Base Changes
Ercan Baş    
Aim: Operation of percutaneous nephrolithotomy (PNL), is the most commonly used method of renal stone surgery. During this operation, kidney must be continually irrigated with isotonic liquid. In our study, we investigated the volume of irrigation, irrigation duration, input the number of percutaneous renal parenchymal thickness and the degree of this finding the effects of on hemodynamic, electrolyte and metabolic changes. Method: 64 patient with an indication for percutaneous nephrolithotomy  were included in the study. Before irrigation, during irrigation and the post- irrigation; pulse, systolic and diastolic blood pressure (bp), electrolytes, arterial blood gases were measured. In preoperative and postoperative 1. and 24. hours hemoglobin, creatinine levels were measured. Before the operation; pelvicaliectasis degree, parenchymal thickness, volume and duration of irrigation and the number of percutaneous entry were recorded in all patients. Results: Following the start of irrigation, changes in diastolic and systolic bp and pulse also not statistically significant. No significant change of partial oxygen, carbon dioxide, and oxygen saturation pressure was observed. After the operation, serum sodium, potassium, calcium values are within normal limits, but when compared with  preoperative values the decrease of these values statistically significant were observed. Bicarbonate and ph values with irrigation period had a negative correlation. Although not clinically significant parenchymal thickness was found to be negative correlation with decrease of calcium. Additionally degrees of  pelvicaliectasis has been found negative correlation with the decrease of sodium and bicarbonate. Conclusion: Hemodynamics and electrolytes did not change significantly both during and after the PNL process, but metabolic acidosis was observed towards the end of the PNL process. In long-term irrigation, repeated percutaneous entrances, people with moderate and severe pelvikaliektazis, especially in order to prevent electrolyte imbalance, and metabolic acidosis, it was concluded that may be useful for follow-up AKG and electrolits during and after PNL.
Keywords: Electrolyte changes, hemodynamics, metabolic changes, percutaneous nephrolithotomy.
                      
5-8
Pulmoner Emboliye Eşlik Eden Sağ Kalp Trombüsleri
Mustafa Çörtük, Selahattin Akyol, Kemal Kiraz
Amaç: Sağ kalp trombusleri (SKT) nadir görülürler. Genellikle pulmoner embolizm için yapılan transtorasik ekokardiografi (ECHO) yada kontrastlı çok kesitli tomografi (BT) sırasında tesbit edilirler. SKT ve buna bağlı pulmoner embolizmler nadir olmalarına rağmen mortaliteleri yüksektir. Amacımız hastanemize ait sağ kalp trombüslerine yaklaşımımız ve sonuçlarını tespit etmektir. Yöntem: Arşiv taraması sonucunda dosyalarına ulaşılan toplam 25 hasta retrospektif olarak tarandı. Tanı yöntemleri, şok tablosunun varlığı, tedavi şekli, sonuçları kaydedilerek veriler değerlendirildi. Bulgular: Sonuçta hastaların % 32’sinin şok tablosunda başvurduğu, hastanedeki mortalitenin %24 olduğu, mortalitenin tedavi ile ilişkili olmadığı görüldü. Sonuç: SKT’nin gerçek insidansı bilinmemektedir.  Pulmoner embolizm için yapılan ECHO sırasında sağ kalp trombüsü saptama ihtimali % 9 civarında bildirilmektedir. SKT herhangi bir anda pulmoner  embolizme neden olabilir ve acil tedaviyi gerektirir. Biz çalışmamız sonucunda hastane içi mortalitenin verilen tedavi şekli ile değişiklik göstermediğini ve ortalama mortalitenin %24 olduğunu saptadık. SKT ile ilgili geniş serilerle yapılmış çalışmalar yoktur. Bu nedenle tedavi için belirlenmiş bir konsensus yoktur.
Anahtar kelimeler: Sağ kalp trombüsü, pulmoner embolizm, ekokardiografi.
 
Right Heart Thrombi Accompained with Pulmonary Embolism
Mustafa Çörtük, Selahattin Akyol, Kemal Kiraz
Aim: Right sided heart thrombus (RSHT) is rarely seen. It is generally detected during transthoracic echocardiographic (TTE) examination or multislice thoracic computed tomographic scanning for pulmonary embolism (PE). Although RSHT and PE secondary to this situation is rare, mortality during the course of process is very high. We aim to aproach right cardiac trombus and determine the results of treatment. Method: In this study 25 patients hospital records were investigated retrospectively. The data obtained consisted of diagnostic methods, presence of shock state, treatments applied and results were assessed. Results: Th present study revealed that the 32% of patients had been admitted to hospital in shock state, hospital mortality rate was 24%, and this mortality rate was not affected by different treatment choices. Conclusion: The exact incidence of RSHT is unknown. It is reported that the probability of seeing a case suffering from RSHT during echocardiographic examination performed to diagnose the PE is 9%. RSHT may cause PE anytime and requires urgent treatment. In our study, we determined that the hospital mortaliy did not change with the type of given treatment and overall mortality was determined as 24%. There are no sufficient studies searching large series on RSHT in literature. Therefore, there is no agreement on treatment tecniques.
Keywords: Right sided heart thrombus, pulmonary embolism, echocardiography.
 
9-12
Pterjiumun Santral Kornea Kalınlığı Üzerine Etkisinin Değerlendirilmesi
Raşit Kılıç, Sebile Üstün Çomçalı, Alperen Ağadayı, Osman Ahmet Polat
Amaç: Bu çalışmanın amacı pterjiumun santral kornea kalınlığı (SKK) üzerine etkisini araştırmaktır. Yöntem: Kliniğimizde tek taraflı pterjiumu olan 41 hasta çalışma kapsamında değerlendirilmiştir. Hastaların cinsiyetleri, yaşları ve oftalmoskopik muayeneleri kaydedilmiştir. Her iki göz SKK ultrasonik pakimetri ile ölçülmüştür. Ardışık 5 farklı ölçümün ortalaması alınıp kaydedilmiştir. Pterjium olan taraf ve pterjium olmayan taraf santral kornea kalınlığı ölçümleri karşılaştırılmıştır. Sonuçlar T testi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Olguların 21’i kadın 20’si erkek olmak üzere 41 olgunun sonuçları incelenmiştir. Hastaların yaş ortalması 57,8±13,9 (31-85 yaş aralığı) olduğu saptanmıştır. Pterjium olan tarafta SKK ortalması 532,5±33,6 μm olarak tespit edilmişken pterjium olmayan taraf SKK ortalamasının 533,1±33,9 μm olduğu görülmüştür. İki taraf arasındaki bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,930). Kadınlarda pterjium olan tarafta ortalama SKK 536,7±33,5 μm iken pterjium olmayan tarafta ise 532,9±28,8 μm olarak tespit edilmiştir. Erkeklerde ise pterjium olan tarafta ortalama SKK 528,1±34,1 μm iken pterjium olmayan tarafta 533,4±39,2 μm olarak bulunmuştur. Hem kadınlarda hemde erkeklerde pterjiumlu taraf SKK ve pterjium olmayan taraf SKK arasındaki farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (Sırası ile p=0,698ve p=0,651). Sonuç: Pterjiumun santral kornea kalınlığına etkisinin olmadığı görülmüştür.
Anahtar kelimeler: Pakimetri, pterjium, santral kornea kalınlığı.
 
The Effect of Pterygium Existence on Central Corneal Thickness
Raşit Kılıç, Sebile Üstün Çomçalı, Alperen Ağadayı, Osman Ahmet Polat
Aim: To evaluate the effect of pterygium existence on central corneal thickness (CCT). Method:  25 patitens with unilateral pterygium were assessed as a part of the study. Sex, age and ophthalmological examinations were recorded. CCT were measured with ultrasonic pachymeter from both eyes. Mean of 5 consecutive measurements were recorded.  CCT’s were compared in both eyes that with/without pterygium. Results were analyzed with T test. Results: Results of 41 cases consist of 21 females and 20 males were investigated. Mean age of patients was 57,8±13,9 (31-85). Mean CCT’s were  532,5±33,6 μm and 533,1±33,9 μm respectively in eyes with and without pterygium. Difference between two groups was not statistically significant. (p=0,930) In female group mean CCT’s were 536,7±33,5 μm and 532,9±28,8 μm respectively in eyes with and without pterygium. In male group mean CCT’s were 528,1±34,1 μm and 533,4±39,2 μm respectively in eyes with and without pterygium. Both in female and male groups the existence of pterygium didn’t cause any statistically significant difference on CCT. (p=0,698 and p=0,651 respectively). Conclusion: We observed that pterygium has no effect on central corneal thickness.
Keywords: Central corneal thickness, pachymeter, pterygium.
13-15
Yüksek Ateş Bulgusu Olan 0–6 Yaş Grubu Çocukların Annelerinin Yüksek Ateşe İlişkin Bilgi Ve Tutumları
Yasemin Türker, Davut Baltacı, Funda Baş Yıldırım, Bahriye Arslan, İsmail Hamdi Kara          
Amaç: Bu çalışmada, 0-6 yaş grubu çocuğu olan annelerin yüksek ateşe ilişkin bilgi ve tutumlarını değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: 2014 Ocak ve Şubat aylarında, yüksek ateş şikayeti ile aile sağlığı merkezine getirilen 0-6 yaş grubu çocukları olan 214 anne çalışmaya dahil edildi. Veriler, sosyo-demografik bilgi formu ve annelerin yüksek ateşe ilişkin bilgi ve tutumlarının sorgulandığı anket ile toplandı. Bulgular: Çalışmamızda, annelerin 99’unun (% 46.3) evde derece ile çocukların ateşini ölçtüğü öğrenildi. Çocuk ateşi yükseldiğinde, 200 (%93.5) anne ilk önce aile sağlık merkezini, 14 (% 6.5) anne ise 2. veya 3. basmak hastaneleri tercih ettiği öğrenildi. 166 (%77.6) annenin, çocuğun ateşlendiği ilk gün, 48 (%22.4) annenin ise ikinci gün sağlık merkezine başvurduğu gözlendi. Ateş düşürücü uygulamanın 206 (%96.3) anne tarafından kullanıldığı gözlendi. İlk ateş düşürücü uygulama olarak; %51.9’unun çocukların giysilerini çıkardığı, %27.6’sının ateş düşürücü ilaç verdiği, %18.2’sinin ılık duş aldırdığı, %2.4’ünün soğuk uygulama yaptığı öğrenildi.Bunların içinde , 144 annenin ateş düşürücü tedavi kararını kendisi aldığı, 68 annenin doktora danıştığı, 2 annenin ise eczaneye danıştığı tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda, aile sağlığı merkezine yüksek ateş bulgusu ile getirilen 0-6 yaş grubu çocukları olan annelerin önemli kısmının yüksek ateş ile ilgili bilgiye sahip oldukları ve uygun davranış sergiledikleri gözlenmiştir.
Anahtar kelimeler: Yüksek ateş, 0-6 yaş grubu, anne.
 
Determination of the Knowledge and Practice of Mothers with Children Aged 0-6 Years About High Fever
Yasemin Türker, Davut Baltacı, Funda Baş Yıldırım, Bahriye Arslan, İsmail Hamdi Kara    
Aim: We aimed to determine the knowledge and practice of mothers with children aged 0-6 years about fever in this study. Methods: 214 mothers with children aged 0-6 were included in the study in family health center between in January and February 2014. The data was collected by demographic information form and a questionnaire about the knowledge and practice of mothers. Results: In our study, we observed that 99 of the mothers (46.3 %) measured fever of children at home. 200 (93.5%) mothers preferred first family health center, 14 (6.5 %) preferred second or third level health services when children have a raised body temperature. We observed that166 (77.6%) mothers admitted to the medical center on the first day of raised child's temperature, 48 (22.4%) mothers admitted to the medical center on the second day of raised child's temperature. It was observed that antipyretic application was applied by 206 (96.3%) mothers. The first application for reducing the fever; 51.9% of children take their clothes off, 27.6% of gives antipyretic, and 18.2% put their children in the bath, 2.4% makes cold application. Conclusion: In our study, most of the mothers who have brought children aged 0-6 to family health center have knowledge about fever and it has been observed that the morhers exhibited appropriate behavior.
Keywords: High fever, 0-6 age group, mothers.
            
16-18
HİPERTANSİF GEBE ve PLASENTALARININ PATOLOJİK VE KLİNİK DEĞERLENDİRİLMESİ
Havva Erdem, Ahmet Karataş, Handan Ankaralı, Murat Oktay, Nilüfer Kadıoğlu, Cem Şahiner, Feyza Başar, Anzel Bahadır, Fatih Keskin
Amaç: Gebelikte hipertansiyonun plasenta ve fetus üzerine etkilerini araştırmaktır. Yöntem: Hipertansif 25 ve normal 114 kadın ile bunların miadında doğan bebekleri çalışmaya dahil edildiler. Bulgular: Hipertansif grup, normal  grupla karşılaştırıldığında; istatistiksel olarak vücut kitle indeksi, gebelik öncesi kilo, doğum anında gebelik haftası, hematokrit, doğum kilosu, plasenta boyu, plasenta ağırlığı  arasında anlamlı ilişki bulundu (sırasıyla p= .002, .003, .003, .004, .000, .050, .032). Yaş, gravida, parite, abortus yaşayan, boy, gebelikte aldığı kilo, hemoglobin, plasenta eni, plasenta kalınlığı ve pıhtı hacmi bakımından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Sonuç: Gebelikte hipertansiyon hem plasenta gelişimini hem de fetüs gelişimini etkilemektedir.
Anahtar kelimeler: Hipertansiyon, gebelik, plasenta, doğum ağırlığı.
 
Pathological And Clinical Evaluation of Hypertensive Pregnants and Their Placentas
Havva Erdem, Ahmet Karataş, Handan Ankaralı, Murat Oktay, Nilüfer Kadıoğlu, Cem Şahiner, Feyza Başar, Anzel Bahadır, Fatih Keskin
Aim: To investigate the effects of hypertension on the placenta and fetus in pregnancy. Method: 25 hypertensive pregnants, 114 control women,  and their infants were included in the study. Results: There was significant correlation between to the body mass index, weight before pregnancy, gestational week, hematocrit, birth weight, placenta size and weight between two groups (p=.002, .003, .003, .004, .000, .050, .032, respectively). The age, gravida, parity, abortus, living child, height, weight gain in pregnancy, hemoglobin, placenta diameter and thickness, volume of clot were similar between groups. Conclusion: As a result, hypertension in pregnancy affects the development of the fetus and placenta as well. 
Keywords:  Hypertension, pregnancy, placenta, birth weight.
19-22
Serviko-Vaginal Smear Örneklemesinde Uygunluk Ve Yeterliliğin Yaş Gruplarına Göre Dağılımı
Levent Seçkin, Selda Seçkin, Özlem Şimşek Tanın, Mustafa Kara, Emel Kıyak Çağlayan, Yaprak Engin Üstün
Amaç: Bu çalışmada serviko-vaginal smear örneklemesinde uygunluk ve yeterliliğin, yaş gruplarına göre farklılık gösterip göstermediği araştırıldı. Yöntem: Eylül 2012 – Nisan 2013 tarihleri arasında, Bozok Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran 1179 hastadan tarama testi olarak serviko-vaginal smear alındı. Hastalar adölesan dönemi (20 yaş altı), üretkenlik çağı (20-44 yaş) ve menopoz çağı (45 yaş ve üstü) olmak üzere üç gruba ayrıldı. Transformasyon Zonu’nun (TZ) örneklendiği smearler uygun ve yeterli olarak değerlendirildi. Sonuçların istatistiksel analizi Kruskal Wallis H testi ile yapıldı, p<0,05 altındaki değerler anlamlı olarak yorumlandı. Yaş grupları arasında saptanan anlamlı farkın hangi gruptan kaynaklandığının araştırılması için Mann Whitney U testi yapıldı. Bulgular: Çalışma kapsamındaki 1179 vakanın 14’ü (%1.18) adölesan, 752’si (%63.78) üretkenlik çağında, 413’ü (%35.02) menopoz grubundaydı. Gruplara göre smear yeterliliği ve uygunluğu adölesanlarda %64,20, üretkenlik çağındaki kadınlarda %72,90, menopoz grubunda %59.95 olarak bulundu. İnflamasyon bulguları içeren smear, adölesan grubunda 7 vakada (%50), üretkenlik çağındaki 470 vakada (%62,50) ve menopozda 158 vakada (%38,50)  saptandı. 1179 smearden sadece 1 tanesinde ASC-US saptandı (%0,08), başkaca bir premalign lezyon saptanmadı. Yaş grupları arasında istatistikî olarak anlamlı bir farklılık olduğu (p<0,05) ve üretkenlik çağındaki serviko-vaginal smear örneklemelerinin yeterlilik ve uygunluk açısından daha başarılı olduğu bulundu. Sonuç: Üretkenlik çağındaki grupta, TZ’nun kolay örneklenebilen dış kısımda yer almasından dolayı serviko-vaginal smear yeterliliği ve uygunluğu artmaktadır.
Anahtar kelimeler:  Serviko-vaginal smear, transformasyon zonu, yeterli smear.
 
Adequacy And Quality of Cervico-Vaginal Smear Sampling in the Different Age Groups
Levent Seçkin, Selda Seçkin, Özlem Şimşek Tanın, Mustafa Kara, Emel Kıyak Çağlayan, Yaprak Engin Üstün
Aim: The aim of this study is to detect the adequacy and quality of cervico-vaginal sampling in different age groups. Method:  As a screening test,  cervico-vaginal smears were obtained from 1179 women was admitted to Obstetrics and Gynecology Clinic of Bozok University Hospital between  September 2012 and April 2013. Patients  were grouped according to their ages. Patients under 20 years were designated as adolescents, patients between 20 and 44 years represented fertile period and patients  45 years  and over were defined as menopausal  patients. All the smears were evaluated by the same pathologist.  Transformation Zone detection is required for sufficient and appropiate smear sampling.  Kruskal Wallis H Tests were used for statistical analysis.  Values under 0.05 were accepted as significant. Mann Whitney U test was performed for detecting the origin of significance. Results:  Among 1179 patients, 14 of them were adolescents (1.18%), 752 of them belonged to fertile period group (63.78%) and 413 of them were menopausal patients (35.02%).  In these groups smear sampling sufficiency and quality detected as; 64.20% in adolescents, 72.90% in fertile period and  59.95% in menopausal patients. Among smears with inflammation,  7 of them were adolescents (50%), 470 of them were in fertile period group (62,50%) and 158 cases  were in menopause group (38,25%). Only 1 patient diagnosed as ASC-US (0,08%) and no other premalignant lesion was detected. There was a statistical difference between groups (p<0,05) and in the fertile group cervicovaginal samplings  were more efficient. Conclusion: As the transformation zone presents in the easily screened outer portion, the more efficient sampling has been achieved in the fertile group compared to other groups.
Keywords: Cervicovaginal smear, transformation zone, sufficent smear.
23-26
OLGU SUNUMLARI  /  CASE REPORTS
 
 
Gebelik İlişkili Sweet Sendromu: Bir Olgu Sunumu
Seval Doğruk Kaçar, Pınar Özuğuz, Bekir Serdar Ünlü, Tayfun Koçoğlu, Betül Demirciler Yavaş   
Akut febril nötrofilik dermatoz olarakta bilinen Sweet sendromu etyopatogenezi tam olarak bilinmeyen, klinik olarak ani ortaya çıkan ağrılı papül, nodül ve plakların izlendiği, histopatolojisinde dermiste yoğun nötrofil infiltrasyonu saptanan inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Maligniteler, ilaçlar, infeksiyonlar, sistemik inflamatuvar hastalıklar ve nadiren gebelikle ilişkili olarak ortaya çıkabilmektedir. Burada ilk gebeliğinde doğumdan kısa bir süre sonra ve ikinci gebeliğinde son trimesterde lezyonları ortaya çıkan ve sistemik steroid tedavisine hızlı yanıt veren, Sweet Sendromlu bir olgu sunulmuştur.
Anahtar kelimeler: Gebelik, Sweet Sendromu, tedavi.
 
Sweet Syndrome Associated with Pregnancy: A Case Report
Seval Doğruk Kaçar, Pınar Özuğuz, Bekir Serdar Ünlü, Tayfun Koçoğlu, Betül Demirciler Yavaş   
Acute febrile neutrophilic dermatosis also known as Sweet Syndrome is an inflammatory skin disease with an unknown etiopathogenesis, characterized clinically by sudden onset, painful papules, nodules and plaques and histopathologically dense dermal neutrophilic infiltrate. Malignancies, drugs, infections, systemic inflammatory diseases and rarely pregnancy are all considered in the etiology. Here is a patient diagnosed as Sweet Syndrome, with lesions appeared shortly after delivery in her first pregnancy and in the last trimester in her second pregnancy. Her lesions quickly responded to systemic steroid treatment.
Keywords: Pregnancy, Sweet Syndrome, treatment.
27-29
Mezenterik Pannikülit Nadir İki Olgunun Radyolojik Bulguları
Hüseyin Aydın     
Mezenterik pannikülit, mezenterik dokunun inflamasyon, yağ nekrozu ve fibrozisi ile karakterize nadir görülen idiopatik benign bir hastalığıdır. Genellikle iyi klinik seyir gösterir. Ultrason, bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans ile tama yakın doğrulukta tanı konabilir. Bu yazıda, radyolojik yöntemlerle tespit edilen, mezenterin nadir görülen bu hastalığının, iki farklı prezentasyonlu örneği, iki olgu eşliğinde sunulacaktır.
Anahtar kelimeler: Pannikülit, mezenter, karın ağrısı, ultrason, bilgisayarlı tomografi, manyetik rezonans.
 
Mesenteric Panniculitis Radiological Findings of Two Rare Cases
Hüseyin Aydın          
Mesenteric panniculitis is a rare disease in the mesenteric tissue, that is characterized by fat necrosis, developed as a result of chronic inflammation and fibrosis and is usually followed by a good clinical course. In the etiology, malignancies, especially auto-immune diseases, trauma and previous surgery have been reported. The mesenteric panniculitis is diagnosed highly accurately by ultrasound, computed tomography and magnetic resonance. Two different presentations of the mesenteric panniculitis were reported in this study.
Keywords: Panniculitis, mesenter, abdominal pain, ultrasound, computed tomography, magnetic resonance.
                     
30- 33
Sol Ventrikül Posterior Duvar Gerçek Anevrizması: Olgu Sunumu
Habib Çakır, İsmail Yürekli, Börtecin Eygi, Şahin İşcan, Kazım Ergüneş, Banu Lafçı, Ufuk Yetkin, Ali Gürbüz
Bu çalışmamızda, sol ventrikül posterior duvar psödoanevrizma ön tanısı ile operasyona aldığımız ve sol ventrikül posterior duvarda gerçek anevrizma saptanan 3 hafta önce miyokard infaktüsü geçirmiş 60 yaşında erkek hastayı sunmayı amaçladık. 
Anahtar kelimeler: Sol ventrikül, psödoanevrizma, gerçek anevrizma.
 
Left Ventricle Posterior Wall True Aneurysm: A Case Report
Habib Çakır, İsmail Yürekli, Börtecin Eygi, Şahin İşcan, Kazım Ergüneş, Banu Lafçı, Ufuk Yetkin, Ali Gürbüz
We would like to present this case as a case report here regarding a 60 year-old male patient who was operated with the preoperative diagnosis of left ventricular pseudo-aneurysm but turned out to have a true left ventricular aneurysm.
Keywords: Left ventricle, pseudoaneurysm, true aneurysm.
34-35
Enterococcus Faecalis’in Neden Olduğu Fatal Bakteriyel Menenjit Olgusu: Postmortem Tanı
Gülhan Yağmur, Elif Ömeroğlu, Taner Daş, Meryem Iraz, Uğur Çom
Enterokok türleri altta yatan predispozan bir faktör (kafa travması, beyin cerrahisi vs.) olmadığında bakteriyel menenjite nadiren neden olurlar. Bu çalışmada evde ölü bulunan 13 yaşındaki erkek çocukta Enterococcus faecalis’e (E. faecalis) bağlı meydana gelen menenjit olgusu sunulmuştur. 142 cm boyunda, 37 kg ağırlığında erkek çocuk halsizlik, başağrısı, sol gözde şişlik, bulantı ve kusma şikayetlerinin başlamasından iki gün sonra hastaneye başvurmuştur. Ateşi 37.3 oC olan hastanın yapılan laboratuvar tetkiklerinde lökosit: 22100/ mm3, CRP: 71 g/dl olması üzerine, infeksiyöz bir hastalık düşünülerek amoksisilin/klavulanikasit (625 mg) başlanmış ancak ertesi sabah evinde ölü bulunmuştur. Otopside sol frontoparietal bölgede sarı yeşil renkli pürülan sıvı, meningeal damarlarda dolgunluk ve ödem bulguları görülmüştür. Beyin omurilik sıvısı (BOS) örneğinden izole edilen bakteri mini API 32 Strep® ile E. faecalis olarak tanımlanmıştır. Antemortem tanısı konulamadan kaybedilen vakalarda, otopsi esnasında postmortem mikrobiyolojik örneklemelerin yapılarak etkenlerin tanımlanması, nadir görülen menenjit etiyolojik etkenlerinin belirlenmesinde önemlidir.
Anahtar kelimeler: Bakteriyel menenjit, Enterococcus fecalis, postmortem tanı.
 
A Case of Fatal Bacterial Meningitis Caused by Enterococcus Faecalis: Postmortem Diagnosis
Gülhan Yağmur, Elif Ömeroğlu, Taner Daş, Meryem Iraz, Uğur Çom
Enterococcus species rarely cause bacterial meningitis without predisposing factors such as trauma, brain surgery, etc. In this study, we present a bacterial meningitis case caused by Enterococcus faecalis (E. faecalis) in a 13-year-old male who was found dead at home. One hundred and forty two cm tall, 37 kg weight male had admitted to hospital two days after the beginning of complaints such as weakness, headache, swelling of left eye, nausea and vomiting. Body temperature was 37.3 oC, leucocyte count 22100/ mm3, and CRP 71 g/dl at the hospital admission. Antibiotic treatment with amoxicillin/clavulanic acid (625 mg) was given to the patient but he was found dead in his house the day after. In autopsy; yellow-green purulant liquid in left frontoparietal zone, fullness of meningeal vessels and oedema was seen in brain. Isolated bacteria in cerebrospinal fluid (CSF) was identificated as E. faecalis by mini API 32 Strep®. Postmortem microbiological sampling in autopsy and defining etiologic agents is important for rare meningitis cases in which antemortem identification could not be done before death.
Keywords: Bacterial meningitis; Enterococcus faecalis; postmortem diagnosis.
36-38
DERLEMELER  / REVIEWS
 
 
Türkiye’de Yetişen Alfa Amanitin İçeren Zehirli Mantarlar
Ilgaz Akata, Ertuğrul Kaya, İsmail Yılmaz, Sinan Bakırcı, Recep Bayram
Mantar zehirlenmeleri Türkiye için halen ciddi bir sağlık sorunudur. Ölümcül mantar zehirlenmelerine neden olan mantar türlerinin en az %98’inin alfa amanitin içerdiği bildirilmiştir. Alfa amanitin içeren zehirli mantar türlerinin iyi bilinmesi, bu zehirlenmelerin önlenmesi ve tedavisi için önemlidir. Bu derlemede, ülkemizde tespit edilmiş alfa amanitin içeren ve ölümcül zehirlenmelere neden olabilen mantar türleri listelenmiş ve bu türlerin toksik etkileri hakkında bilgiler verilmiştir. Türkiye’de alfa amanitin içeren 9 farklı mantar türünün yetiştiği bilimsel yayınlarda tespit edilmiştir. Bunlar; Lepiota brunneoincarnata; Lepiota castanea; Lepiota helveola; Lepiota subincarnata; Amanita phalloides; Amanita verna; Amanita virosa; Conocybe filaris and Galerina marginata’dır.
Anahtar kelimeler: Zehirli mantarlar, alfa amanitin, Türkiye mantarları.
 
Deadly Poisonous Turkish Mushrooms Containing Alpha Amanitin
Ilgaz Akata, Ertuğrul Kaya, İsmail Yılmaz, Sinan Bakırcı, Recep Bayram
Mushroom poisoning is still a serious health problem for Turkey. The mushroom species which cause fatal mushroom poisoning have been reported to contain at least 98% alpha-amanitin. The knowledge of the poisonous mushroom species including alpha- amanitin is important for the treatment and prevention of these poisonings. In this review, the mushrooms containig alpha-amanitin and causing deadly mushroom poisinings were listed and given information about their poisonus effects. According to literature, nine poisonous mushroom species which include alpha-amanitin have so far been reported from Turkey. These are Lepiota brunneoincarnata; Lepiota castanea; Lepiota helveola; Lepiota subincarnata; Amanita phalloides; Amanita verna; Amanita virosa; Conocybe filaris and Galerina marginata.
Keywords: Poisonous mushrooms, alpha-amanitin, Turkey mushrooms.
39-44
 
 

×